Adımını tekrar atmak için ayağını kaldırdığında, zaman o kadar yavaşlamış gibiydi ki sanki zemine basması saatler hatta belki de günler sürecek gibi hissetti. Aradan geçen o upuzun zamanın sonunda ayağı yere değdiğinde, geçen vaktin normalde olması gerekenden daha kısa olduğunu anladı. Zemindeki yıpranmış parkeden birkaç düzensiz gıcırtı yükselerek koridorun içinde kaçıştılar. Kapının dışından duyduğu inilti şimdi daha net kulağına geliyordu. Bu daracık, sıra sıra kapılarla dolu koridorda neresinden geldiğine dair en ufak bir fikrinin olmadığı o meşum sesin, her kapının ardından aynı anda geldiğine dair yemin edebilirdi. Garip bir şey vardı bu yerde. Yoğun bir huzursuzluk havada sessizce salınıp duruyordu. Koyu renkli bir bulut gibi insanı içine alıyor, solumasını zorlaştırıyor, ruhunun derinliklerine kadar işleyen bir endişe ve sıkıntı akıtıyordu sinsice. Koridoru aydınlatan küçük çıplak ampul, buruk bir ışık yayıyordu etrafa. Sonu görünmeyen uzunlukta bir koridordu burası. Sanki tüm bu kapıların ardında ayrı ayrı birer hikaye vardı. Fakat hepsi birbirinden acı ve çıkışı olmayan birer kuyu gibi sadece karanlığa bakan hikayelerdi. Kapalı kapıların altından, bu karanlığa dair simsiyah bir sis, bir duman, sessizce sızıyordu sanki. Hepsinin içinde, birleşebilseler çok daha acı dolu sesler oluşturacak ızdırap dolu harfler, tepetaklak dönerek etrafa saçılıyordu.
İlk adımdan sonra, kendisini de bu mekanın bir parçası hissetti. Bir süre önce odasında oturmuş umutsuzluk ve vazgeçmişlik içinde boğulurken, onu buraya çağıran kadın aslında kendisiydi belki de. Tüm bu dışlanmışlık girdabında, benliği ona bir oyun oynamış ve içindeki bu oluşumu tamamlamak için atılacak son adım olarak kendisini bu kayıp mekanın içine savurmuştu. Bulunduğu gerçekliğin varlığından şüphe duydu bir an. Hemen ardından tüm hücrelerine kadar kabullendi bunu. Derinlerden gelen bir dürtü gibi sarıldı buna. Duyumsadığı hazzı yavaş yavaş yudumluyordu şimdi. Gerçek ya da gerçekçi bu koridorda adım atmak ve bu boğucu havayı solumak, kendisine özel bir ayrıcalık veriyordu. Büyük bir özgürlük bahşediyordu sanki. Ve sonsuzluğa doğru uzayıp giden bu kapıların ardında neler olduğunu ruhunun derinliklerinde hissedebiliyordu. Zincirlerinden sıyrılıp sonu görülmeyen bozkırlara doğru dörtnala koşan bir hayvan gibi, koridorda koşmak, zamanın akışını hızlandırmak istedi bir an için. Fakat etrafını saran yoğunluk, sırtına binen dolu bir yük küfesi gibi tüm ağırlığını verdi tekrar. Bacakları bu yükün altında kısaldı. Zaman tekrar yavaşladı ve yanı başındaki kapının tokmağı tılsımlıymış gibi parıldadı.
Kapıya doğru bir adım attığında, zeminden gelen, fısıltı gibi bir çığlık duydu. Ayaklarına doğru baktığında, kapının altından süzülen karanlığın, ayaklarının üzerine doğru tırmanarak bacaklarına doğru kendisini sarmaladığını gördü. Beline ulaşamadan etrafa dağılıp odanın sisi içerisinde yok oldu. İçeriden fakat çok içeriden, uzaklardan gelen bir inilti duyuluyordu. Elini tokmağa uzattı ve kapıyı yavaşça araladı. Mutlak bir karanlık gözlerini ele geçirdi. Derin bir boşluğun ortasında, çırılçıplak bir vücut gördü önce hayal meyal. Nereden geldiği belli olmayan sicim gibi incecik bir ışıkta, göz bebekleri parlıyordu sadece. Karanlığa alıştıkça vücudunun hatları, zayıflıktan dışarı doğru fırlamış kemikleri görünmeye başladı. Yanaklarının üzerinden küçücük birer ışık küresi süzüldü aşağıya doğru. Yer çekimsiz ortamda hareket eder gibi yavaşça, uzay boşluğunu andıran zemine doğru yol aldılar. Sert zemine geldiklerinde binlerce küçük parçaya ayrılıp boşlukta yok oldular. Esmer teninin üzerinden bir iplik gibi aşağıya süzülen başka bir şey gözüne çarptı birden. Karnının üstündeki elinin parmakları arasından, kızıl bir nehrin ince kolları gibi kıvrılıp avucunun altında birleşerek aşağıya sarkan bir çizgiydi bu. Bir kan ırmağıydı. Elinin altındaki yaranın acısı yüzüne yansımıştı. Göğsünün altından hırıltıyla karışık bir inilti duyuluyordu. Fakat dudakları birbirine dikilmişçesine kenetlenmişlerdi. Ve göz kapakları, zamanın içinde dondurulmuş bir heykel gibi kıpırdamadan duruyorlardı.
Dışarıdan duyduğu sesin buradan geldiğini düşündü. Yaralıyı bulmuştu. Fakat yaralı olmasına rağmen ayakta dikilen bu sıska kızı gerçeklikten ayıran bir şey vardı. Yanına yaklaşmak için bir adım attı. Odanın karanlığı etrafını sardı hızlıca. Bir adım daha attı sonra bir adım daha. Kapıdan uzaklaştı, karanlığın merkezine doğru hareket etti. Fakat yaralı kıza doğru yaklaşamadığını fark etti. Odanın içine doğru ilerliyordu ama kız hep aynı yerde kalıyordu. Duruşundan ve yüzündeki acı çeken ifadeden taviz vermeden kendisine bakıyordu. Ölümün serinliğini hissetti odanın içinde. Tüyleri ürperdi. Yaralı kıza yardım etmek istiyordu fakat ona bir türlü ulaşamıyordu. Arkasına baktığında, bu yere gelirken geçtiği o dar aralıkta olduğu gibi koridordaki girişten sızan cılız ışığın iyice gerilerde kaldığını gördü. Yaralı kızla arasındaki mesafeyi kapatamadığı gibi, bu yerden çıkabileceği tek yerle arasındaki mesafeyi de açmıştı. Daha fazla ilerlemeye cesaret edemedi. Olduğu yerde durup kızı izlemeye başladı. Birbirlerine odaklanan gözler, birbirleriyle konuşuyordu sanki. Kızın hırıltılı iniltisi, havada belli belirsiz bir ağıta dönüştü giderek. Çoktan unutulmuş bir melodinin notaları gibi havaya saçıldı ses. Titreyen bir molekül zinciri gibi peşi sıra uzandı odanın bir ucundan diğer ucuna. Ve birden bire, suratında en ufak bir belirti ifadesi göstermeden, çektiği tüm acıyı içinde soğurarak yere yığıldı yaralı kız. Elleri yavaşça zemine yayıldı. Gözlerine ışık vurmuyordu artık fakat ağzının açıldığını görebiliyordu. Son nefesini verir gibi ağzından bir buhar yükseldi hafifçe. İyice serinleyen odada, çaresizliğin ağır yükü altında koşmaya çalıştı. Birkaç uzun adımdan sonra yine aynı yerindeydi. Durdu ve izledi. Karşısında ölen kız, karanlık tarafından yavaşça yutuldu. Teninden yansıyan ışık giderek söndü. Yok oldu. Odanın içinde mutlak sessizlik ve sonsuz karanlığın içinde tek başına kaldı. Arkasına döndü. Kapıdan sızan ışık, uzaktaki bir yıldızın ışığı gibi görünüyordu şimdi. Zamanın olmadığı bu uzay boşluğunda, belki de ömrünün sonuna kadar bu ışığa doğru gitmek zorunda olacağını düşündü. Etrafındaki zifirin kendisini buraya hapsettiğini, aynı kıza ulaşamadığı gibi kapıya da ulaşamayacağını hissetti. Korktu. Bu ebedi karanlığın ortasında tek başına kalmıştı şimdi. Yaralı kızın ölümü, ağzında acı bir karıncalanma, göğsünde ise tüm dünyanın yükünün altında ezilen bir yürek bırakmıştı. Yavaşça yürümeye başladı kapıya doğru. İlerleyebiliyor mu yoksa olduğu yerde sayarak az sonra tamamen buraya hapsolduğu gerçeğini anlayacağı vakte doğru zaman mı geçiriyordu kendisi de bilmiyordu. Bunun pek de önemi kalmadığını hissetti içinde. Benliğinin derinlerinde yatan o anlam, az önce yaralı kız ile birlikte havaya karışıp yok olmuştu. İsteksizce savurduğu ayaklarını izledi bir süre. Boşluğu yarıp olmayan bir zeminde yürüyormuş gibi basan bu ayaklar onu hiçbir yere ulaştırmıyordu şimdi. Bilgisayarından yayılan hafif sesli müziğin tınılarının doldurduğu odası, evrenin bambaşka bir yerinde varlığını sürdürüyordu herhalde. Yerdeki kağıt parçaları, pencereden giren bir esintiyle hareket ediyor, kendi etraflarında dönüyor, ters yüz olup duruyorlardı muhtemelen. Kim bilir belki de tümden yok olmuş, hatta hiç var olmamış, bu karanlığa benzer zihninin en koyu boşluklarında oluşmuş bir platoydu sadece. Tanımda değişen gerçekliğin bir farklı versiyonuydu. Artık hiçbir gerçeklikten emin değildi.
