Mesaj (Bölüm 2)

Adımını tekrar atmak için ayağını kaldırdığında, zaman o kadar yavaşlamış gibiydi ki sanki zemine basması saatler hatta belki de günler sürecek gibi hissetti. Aradan geçen o upuzun zamanın sonunda ayağı yere değdiğinde, geçen vaktin normalde olması gerekenden daha kısa olduğunu anladı. Zemindeki yıpranmış parkeden birkaç düzensiz gıcırtı yükselerek koridorun içinde kaçıştılar. Kapının dışından duyduğu inilti şimdi daha net kulağına geliyordu. Bu daracık, sıra sıra kapılarla dolu koridorda neresinden geldiğine dair en ufak bir fikrinin olmadığı o meşum sesin, her kapının ardından aynı anda geldiğine dair yemin edebilirdi. Garip bir şey vardı bu yerde. Yoğun bir huzursuzluk havada sessizce salınıp duruyordu. Koyu renkli bir bulut gibi insanı içine alıyor, solumasını zorlaştırıyor, ruhunun derinliklerine kadar işleyen bir endişe ve sıkıntı akıtıyordu sinsice. Koridoru aydınlatan küçük çıplak ampul, buruk bir ışık yayıyordu etrafa. Sonu görünmeyen uzunlukta bir koridordu burası. Sanki tüm bu kapıların ardında ayrı ayrı birer hikaye vardı. Fakat hepsi birbirinden acı ve çıkışı olmayan birer kuyu gibi sadece karanlığa bakan hikayelerdi. Kapalı kapıların altından, bu karanlığa dair simsiyah bir sis, bir duman, sessizce sızıyordu sanki. Hepsinin içinde, birleşebilseler çok daha acı dolu sesler oluşturacak ızdırap dolu harfler, tepetaklak dönerek etrafa saçılıyordu.

İlk adımdan sonra, kendisini de bu mekanın bir parçası hissetti. Bir süre önce odasında oturmuş umutsuzluk ve vazgeçmişlik içinde boğulurken, onu buraya çağıran kadın aslında kendisiydi belki de. Tüm bu dışlanmışlık girdabında, benliği ona bir oyun oynamış ve içindeki bu oluşumu tamamlamak için atılacak son adım olarak kendisini bu kayıp mekanın içine savurmuştu. Bulunduğu gerçekliğin varlığından şüphe duydu bir an. Hemen ardından tüm hücrelerine kadar kabullendi bunu. Derinlerden gelen bir dürtü gibi sarıldı buna. Duyumsadığı hazzı yavaş yavaş yudumluyordu şimdi. Gerçek ya da gerçekçi bu koridorda adım atmak ve bu boğucu havayı solumak, kendisine özel bir ayrıcalık veriyordu. Büyük bir özgürlük bahşediyordu sanki. Ve sonsuzluğa doğru uzayıp giden bu kapıların ardında neler olduğunu ruhunun derinliklerinde hissedebiliyordu. Zincirlerinden sıyrılıp sonu görülmeyen bozkırlara doğru dörtnala koşan  bir hayvan gibi, koridorda koşmak, zamanın akışını hızlandırmak istedi bir an için. Fakat etrafını saran yoğunluk, sırtına binen dolu bir yük küfesi gibi tüm ağırlığını verdi tekrar. Bacakları bu yükün altında kısaldı. Zaman tekrar yavaşladı ve yanı başındaki kapının tokmağı tılsımlıymış gibi parıldadı.

Kapıya doğru bir adım attığında, zeminden gelen, fısıltı gibi bir çığlık duydu. Ayaklarına doğru baktığında, kapının altından süzülen karanlığın, ayaklarının üzerine doğru tırmanarak bacaklarına doğru kendisini sarmaladığını gördü. Beline ulaşamadan etrafa dağılıp odanın sisi içerisinde yok oldu. İçeriden fakat çok içeriden, uzaklardan gelen bir inilti duyuluyordu. Elini tokmağa uzattı ve kapıyı yavaşça araladı. Mutlak bir karanlık gözlerini ele geçirdi. Derin bir boşluğun ortasında, çırılçıplak bir vücut gördü önce hayal meyal. Nereden geldiği belli olmayan sicim gibi incecik bir ışıkta, göz bebekleri parlıyordu sadece. Karanlığa alıştıkça vücudunun hatları, zayıflıktan dışarı doğru fırlamış kemikleri görünmeye başladı. Yanaklarının üzerinden küçücük birer ışık küresi süzüldü aşağıya doğru. Yer çekimsiz ortamda hareket eder gibi yavaşça, uzay boşluğunu andıran zemine doğru yol aldılar. Sert zemine geldiklerinde binlerce küçük parçaya ayrılıp boşlukta yok oldular. Esmer teninin üzerinden bir iplik gibi aşağıya süzülen başka bir şey gözüne çarptı birden. Karnının üstündeki elinin parmakları arasından, kızıl bir nehrin ince kolları gibi kıvrılıp avucunun altında birleşerek aşağıya sarkan bir çizgiydi bu. Bir kan ırmağıydı. Elinin altındaki yaranın acısı yüzüne yansımıştı. Göğsünün altından hırıltıyla karışık bir inilti duyuluyordu. Fakat dudakları birbirine dikilmişçesine kenetlenmişlerdi. Ve göz kapakları, zamanın içinde dondurulmuş bir heykel gibi kıpırdamadan duruyorlardı.

Dışarıdan duyduğu sesin buradan geldiğini düşündü. Yaralıyı bulmuştu. Fakat yaralı olmasına rağmen ayakta dikilen bu sıska kızı gerçeklikten ayıran bir şey vardı. Yanına yaklaşmak için bir adım attı. Odanın karanlığı etrafını sardı hızlıca. Bir adım daha attı sonra bir adım daha. Kapıdan uzaklaştı, karanlığın merkezine doğru hareket etti. Fakat yaralı kıza doğru yaklaşamadığını fark etti. Odanın içine doğru ilerliyordu ama kız hep aynı yerde kalıyordu. Duruşundan ve yüzündeki acı çeken ifadeden taviz vermeden kendisine bakıyordu. Ölümün serinliğini hissetti odanın içinde. Tüyleri ürperdi. Yaralı kıza yardım etmek istiyordu fakat ona bir türlü ulaşamıyordu. Arkasına baktığında, bu yere gelirken geçtiği o dar aralıkta olduğu gibi koridordaki girişten sızan cılız ışığın iyice gerilerde kaldığını gördü. Yaralı kızla arasındaki mesafeyi kapatamadığı gibi, bu yerden çıkabileceği tek yerle arasındaki mesafeyi de açmıştı. Daha fazla ilerlemeye cesaret edemedi. Olduğu yerde durup kızı izlemeye başladı. Birbirlerine odaklanan gözler, birbirleriyle konuşuyordu sanki. Kızın hırıltılı iniltisi, havada belli belirsiz bir ağıta dönüştü giderek. Çoktan unutulmuş bir melodinin notaları gibi havaya saçıldı ses. Titreyen bir molekül zinciri gibi peşi sıra uzandı odanın bir ucundan diğer ucuna.  Ve birden bire, suratında en ufak bir belirti ifadesi göstermeden, çektiği tüm acıyı içinde soğurarak yere yığıldı yaralı kız. Elleri yavaşça zemine yayıldı. Gözlerine ışık vurmuyordu artık fakat ağzının açıldığını görebiliyordu. Son nefesini verir gibi ağzından bir buhar yükseldi hafifçe. İyice serinleyen odada, çaresizliğin ağır yükü altında koşmaya çalıştı. Birkaç uzun adımdan sonra yine aynı yerindeydi. Durdu ve izledi. Karşısında ölen kız, karanlık tarafından yavaşça yutuldu. Teninden yansıyan ışık giderek söndü. Yok oldu. Odanın içinde mutlak sessizlik ve sonsuz karanlığın içinde tek başına kaldı. Arkasına döndü. Kapıdan sızan ışık, uzaktaki bir yıldızın ışığı gibi görünüyordu şimdi. Zamanın olmadığı bu uzay boşluğunda, belki de ömrünün sonuna kadar bu ışığa doğru gitmek zorunda olacağını düşündü. Etrafındaki zifirin kendisini buraya hapsettiğini, aynı kıza ulaşamadığı gibi kapıya da ulaşamayacağını hissetti. Korktu. Bu ebedi karanlığın ortasında tek başına kalmıştı şimdi. Yaralı kızın ölümü, ağzında acı bir karıncalanma, göğsünde ise tüm dünyanın yükünün altında ezilen bir yürek bırakmıştı. Yavaşça yürümeye başladı kapıya doğru. İlerleyebiliyor mu yoksa olduğu yerde sayarak az sonra tamamen buraya hapsolduğu gerçeğini anlayacağı vakte doğru zaman mı geçiriyordu kendisi de bilmiyordu. Bunun pek de önemi kalmadığını hissetti içinde. Benliğinin derinlerinde yatan o anlam, az önce yaralı kız ile birlikte havaya karışıp yok olmuştu. İsteksizce savurduğu ayaklarını izledi bir süre. Boşluğu yarıp olmayan bir zeminde yürüyormuş gibi basan bu ayaklar onu hiçbir yere ulaştırmıyordu şimdi. Bilgisayarından yayılan hafif sesli müziğin tınılarının doldurduğu odası, evrenin bambaşka bir yerinde varlığını sürdürüyordu herhalde. Yerdeki kağıt parçaları, pencereden giren bir esintiyle hareket ediyor, kendi etraflarında dönüyor, ters yüz olup duruyorlardı muhtemelen. Kim bilir belki de tümden yok olmuş, hatta hiç var olmamış, bu karanlığa benzer zihninin en koyu boşluklarında oluşmuş bir platoydu sadece. Tanımda değişen gerçekliğin bir farklı versiyonuydu. Artık hiçbir gerçeklikten emin değildi.

Yitik

Yıllardır tahtakurularının kemire kemire içlerini boşalttıkları 4 ayağının üzerinde duran, o kararmış ahşabında dönemin el işlemelerini kendi zamanında gururla taşıyan sandalyeyi, salonun tam ortasına koydu. 4 ayak birbirinden bağımsız hafifçe hareket ettiler. İnce ve zayıf bir gıcırtı salonun mühürlü sessizliğini bozdu. Arkadan gelen cılız ışığın aydınlattığı mekanda gözüne gerçek gibi gelen tek nesneden gözlerini alamıyordu. Kimsenin dokunmamış olmasına rağmen hafif hafif sallanan ipin sarmallarını uzun uzun inceledi. Birbirlerine dolanmış, sarılmış ince damarların oluşturduğu bu kopmaz bağ, onu bu hayattan alıp bambaşka diyarlara ya da belki  de bir bilinmezliğin daha doğrusu hiçliğin ortasına taşıyıp bırakacaktı. Nereye giderse gitsin, buradan gitme fikri, kaçma, terk etme ya da vazgeçme fikri ruhunu öylesine rahatlatıyordu ki artık bu zamanda bu diyarda tek bir nefes dahi alabilmesinin imkansızlığını ona unutturuyor ve üzerinden hiç kaldıramayacağı bir yükün ağırlığını alıyordu. Karşısında yavaş yavaş sallanan ipin derinlerden gelen sesi, şimdiye kadar buradan kaçmış veya sürülmüş tüm kişilerin çağrısını dillendirir gibi kulağına fısıldıyordu yavaş yavaş. “Ver elini, sıkıca tutun bana ve seni buralardan alıp götüreyim. Yüzünü başka tarafa çevireyim. Bir daha bu dünyanın ne tadını ne kokusunu ne de sesini duy. Arkanda bırak tüm bu şeyleri, yükünden kurtul. Ver elini.”

Gözünün önünde bir renk belirdi, her yer bu renk ile doldu. Koyu bir mor tüm yeri, duvarları ve tavanı kapladı. Sandalye yavaş yavaş mora bulandı ve ip gözlerinin önünde ağır ağır mora dönüştü. Belleğinin en karanlık yerinde, dipsiz, sonsuz karanlığın içinde mor bir el belirdi. Parmakları sonuna kadar açık, gergin bir el. Yavaşça hareket etmeye başladı. Giderek büyüdü. Büyüdü. Bir dev hapishanesinin parmaklarını andırana dek büyüdü. Ve sonunda kendisini içine alarak kapandı. Artık yakalanmıştı. Ne duvarların moru ne de ipin damarları onu alıp götüremezdi. Hapsolmuş bir hayvanın ruhuna büründü. Az önce hissettiği çaresizlik şimdi kurtuluştu onun için. Hedefe güdüleyen bir kaynaktı. Motoru çalıştıran yakıttı. Çıkışa götüren yoldu. İki arada bir odadaydı şimdi. Kapı aralığındaydı, hem orada hem buradaydı. Yükü iki katına çıkmıştı. Gitmek isterken kalmaya mahkum olmuş, kalmaya çalışırken çoktan gitmiş olacak idi. Zihninde donan zaman etrafında hızlanmıştı. Şimdiye kadar göremediği, yüz çevirdiği, peşinden koştuğu fırsatlar, batan gemiden kaçan o küçük filikaya sığışıp tüm güçleriyle kürek çekiyorlardı.

Yavaşça sandalyeden indi. Tüm eşyalar mora bulanmıştı. Birbirinden ayırt etmenin güçleştiği, tek bütün olduğu boyutsuz bir mekandaydı artık. Ellerini kaldırdı ve baktı. Elleri de mordu. Kalbi kırık “Bazı şeylerin geri dönüşü yoktur.” demişti. Düz bir çizginin kendi etrafında dönen yolcusuydu. Nefesini tutarak söylemişti bu sözü. Kendi ağzından çıkmış fakat başkasının sesiyle duymuştu. Söylerken kabullenmek istememiş, farkındayken unutmak istemişti. O zamandan şimdiye dek içinde farklı bir hayat yaşamış, kendiyle her başbaşa kaldığında o hayattaki rolüne bürünmüş ve bir süreliğine de olsa aynı acıyı bir başka kıyafetle yaşamıştı. Farklı olasılıklar, alternatif cümleler, değişik tavırların onu farklı bir yola çıkaracağını ümit ederek yürümüş, vardığı yerin geldiği yerden farklı olmayacağını çok iyi bilerek ve her an bunu reddederek adım atmaya devam etmişti. Bacaklarını kaybettiğinde sürünmüş, aklını kaybettiğinde sırıtmış, aynı anda yaşayıp ölmenin, var olup olmamanın tüm gerçekliğini hissetmişti. Geçen her saniyenin milyonlarca sene alıp götürdüğünü görebiliyordu. Senkronizasyon bozulmuştu. Bilinemeyen, asla kavranamayacak olan farklı yasalar devreye girmiş, alışıldık üzere olmaması gereken şeyler uygunsuz şekilde ağzına tıkılmıştı.

 

Gibi

Çok garip bir duygunun tam arasında, geçmişte mi yoksa geçmişten mi kaldığını bilmediğim bir tadın dilimde bıraktığı hüznün en şaşalı vaktindeyim. Ne oraya ne de buraya ait, ne yapması gerekeni ne de yapmak zorunda olduğu şeyi yapan birinin tezahürünü ustaca oynuyorum. Dilin de önemi yok. Hiçkimselerin hiçkimse için önemli olmadığı zamanlar bunlar. Geriye çevrilemez bir film makarasının yeniden çevrimi gibi. Duvarlardan yansıyan seslerin soğurulup sindiği, korkup saklandığı vakitler. Ne çare ki derinden akan bu akıntının koyu mavi silüetinde kendimizi görüp el sallamaktan başka yapacak hiçbir şeyimiz yokmuş. İşte şimdi tam buradayız. Herkesler gelmiş, yerini almış. Uğultular ormanında tek beyaz giyen olarak, varlığını sorguladığım o güzel kadın, yavaşça solup kayboldu gözlerimin önünde. Yankılı sesler yapraktan yaprağa, akıldan akla seke seke kaçıştılar. Vicdana dokunmadan hasarsız bir kasırganın kırık gururuyla yok olup, ufalanıp gittiler. Ne desen boş. Öylece bakarak saatler geçer. Yıllar, uzak diyarlardan fısıldar. Gelmiş ve geçmiş ne yakın ne de uzak gelir. Tanımlanamaz bir anın ortasında durup aidiyet hissetmeye çalışıyorum. Elimden bir şey gelmez.

Garip bir tadın ağır bir utancı var dilimde. Zihnim başka şarkıyı haykırırken yanaklarım kızarmış. Olmadığım biri konuşuyor yerime. Sesler oradan oraya, koca bir çölden daracık bir ağaç kovuğuna kadar seyehat ediyor. Senin tasvirinin farklı bir yorumunu hayal ediyorum. Bomboş bir “için” verdiği ağırlığı senden iyi biliyorum.

Yol (Bölüm 2)

   Baca dumanıyla ise bulanmış tüm o pis duvarlar, kendilerine has ürkütücü seslerle iletişim kuran, rüzgarla birlikte ileri geri sallanan o paslı tabelalar, geçmişten kalan, eski, çürümüş tahta elektrik direğinin üzerine iliştirilmiş “Matematik dersi verilir” yazılı el ilanı, üzerinde sırılsıklam olmuş olan paltosunun pötürleşmiş yüzeyi, birdenbire bembeyaz bir ışıkla aydınlandı. Sokağın her köşesi, her detayı bir anlığına birbirine göz kırptı. Sonrasında aynı hızla derin karanlığın içine geri döndüler. Bu dünyanın tek ışığı sokağın sonundaki cılız sokak lambasıydı. O da utangaç bir şekilde hafifçe titreşti. Gücü, bu dünyaya uygun bir şekilde sadece kendine yetecek kadardı.

   Yavaş adımlarla ilerlemeye devam etti. Sokak lambasına yaklaştıkça, şu anda içinde bulunduğu zamanın perdesini aralayıp başka bir kısmına geçiyormuş gibi hissetti. Sanki ruhu bedeninden nazikçe ayrılıp, bu karanlık sokağın tek başına var olduğu, hep gecenin hüküm sürdüğü bir dünyaya doğru ilerliyordu. Herhangi bir mutluluk kırıntısının dahi bulunmadığını çok iyi bildiği bu diyara tamamen yerleşmeyi düşünüyordu. Burada onu devamlı kendine çeken bir şey vardı. Hayatı boyunca nereye gitse, hep bu sokağın temsil ettiği o kapkara içsel dünyaya karşı büyük bir özlem duyuyordu. Benliği burada doğmamışsa bile burada şekillenmişti. Kendiyle baş başa kaldığı her zaman, o fısıltılı ses onu buraya çağırıyordu. Zihninin rutubetli dehlizlerinden bu karanlık dünyaya açılmak için can atıyor, yalnızlığın en soğuk  ve en sert halini burada yaşamasına rağmen, adını bir türlü koyamadığı acı bir huzur içini dolduruyordu. Sahip olduğu tek şey bu acı veren huzurdu.

   Bir kaç adım daha ilerledikten sonra sokağın köşesinden siyah bir köpek çıkageldi ve sokak lambasının tam altında durdu. Yağmurla ıslanmış tüyleri cılız ışığın altında parlıyordu. Simsiyah gözleri hareketsizce ona baktı. İkisi de bu karşılaşmanın şaşkınlığı içinde donup kaldılar. Köpeğin gözlerinde bir hikaye yazılıydı. Uzun bir geçmişe uzanan bir hikayeydi bu. Buğulu imgeler, köpeğin gözlerinden dışarı süzülüyordu. İkisini buluşturan ortak bir yanı vardı bu hikayenin. Gözlerin derininde yatan, karşılığı insan dilinde olmayan anlamlar, bu iki canlı varlığın arasında bir bağ oluşturuyordu. Köpeğin vücudu, zaptedilip hapsedilmiş koca bir okyanusun kafesi gibiydi. İçinde binlerce mesaj ve nereden geldiği belli olmayan bir duygu vardı.

   Köpeğin tüyleri birden bire göz kamaştırıcı şekilde parıldadı. Ardından bu kez sokağı dolduran derin bir kükreme duyuldu. Camlar titredi, çok uzaklardan birkaç aracın alarmı çalmaya başladı. Köpek irkildi. Parlak tüylerinde birkaç damla sağa sola fırladı. Sokağın başından sonuna doğru yankılanarak uzaklaşan sesle birlikte köpek de uzaklaştı. Karşısında tekrar bomboş sokakla kalakaldı. Kendisi de bu sokaktaki diğer objeler gibiydi. Buraya ait bir objeydi o da. Başının üzerinde gıcırdayarak sallanan tabela gibiydi. Gözlerinde kendi işlevinin mahiyeti yazılıydı. Sokakta olmak. Bu sokakta. Yanıbaşında usul usul akıveren küçük yağmur suyu deresinin şırıltısını dinlemek, içini sarıp sarmalayan büyük alev girdabına bir odun daha atmaktı işlevi. Kendi kendini yakmak sonra yeniden doğup yeniden yakmaktı. Yarattığı acıyla besleniyordu ruhu. Kendi özel hapishanesindeki bütün objeler, tüm detaylar bu gösteriyi izlemek için oradaydılar. Yan taraftaki küçük terzi dükkanının tabelası da, hemen ilerideki tekel büfenin kepengi de bu yüzden oradaydılar. Köpek, gösterinin başlamasını emretmişti. Kendi egosu sırtını dönüp sokağın köşesinde gözden kaybolmuştu. Karakteri gibi kapkaraydı. İçi boş bir et yığını olan bedeninin ateşini harlamanın vakti gelmişti. Paltosunu çıkardı yere bıraktı. Cebinden birkaç kuruyemiş yere yuvarlandı. Kıyafetlerini bir çırpıda üzerinden attı. Çırılçıplaktı şimdi. Yerdeki su birikintisine bıraktı kendini. Küçük yağmur deresi ayaklarından gövdesine doğru akıyor yağmur damlaları yüzlerce metre yükseklikten düşerek göğsünü yumrukluyordu. Çok uzun zaman önce kaybettiği, şimdi adını dahi unuttuğu bir şeyleri aradı yerde. Tek tek irili ufaklı bütün taşlara baktı, hepsini inceledi. Ulaşmak istediği bilinç düzeyine doğru yol katettiğini hissetti. Ait olduğu yerde ait olduğu şeyi yaptığını biliyordu artık. Etrafında gördüğü duyduğu hissettiği her şeyi incelemeliydi. İnsanların delilik diyeceği şey onun kurtuluşuydu. Bulutların arasından süzülen zarif güneş ışığıydı. Eskiden sahip olduğumuz fakat bizden alınan ve yasaklanan güzelliklerin tezahürüydu. Kendini birkaç saniyeliğine gösterip kaçan, derin bir özlem ve hüzün doğuran o anın durmadan tekrar etmesiydi. Kendi kısır döngüsünde kendini tüketen bir kimyasal tepkimeydi.

   Gözleri fal taşı gibi açılmış halde kendi ateşini körüklemeye devam etti. Sokağın derinlerinden bir yerde köpeğin uluması duyuldu. Başını kaldırdı. Ses havada yankılandı. Çamura bulanmış vücudu yerle bütünleşti. Derisi taşlaştı. Yüzü, biçimsiz kaya şekillerine dönüştü. Saçları birer birer ayrışıp suya karıştı. Elinde tuttuğu küçücük çakıl tanesinden farksız, gerçek bir nesneye dönüştü. Maneviyatı havaya karıştı ve bulutlara doğru dağıldı. Sokakla bir bütün oldu.

   Bu karanlık dehliz, bu sonu olmayan yol kaç kişiyi daha yutmuştu acaba? Doymak bilmeyen bu daracık aralık, kimleri çağırıyordu şimdi? Sırada bekleyen binlerce insan vardı. Buraya gelmeye can atan milyonlarca ruh, kendilerini tanımadan etrafta dolanıyordu.

Hayal Kırıklığı

“Kimseyi hayal kırıklığına uğratma. Sonra en çok üzülen sen oluyorsun.” demiş birisi. Anlaşılan ben de birilerini hayal kırıklığına uğratmıştım. Kendime bahaneler uydururken, biri çıkıp yüzüne tek sorumlunun sen olduğunu söylüyor. Sorumluluklarını yerine getiremeyen biri olarak böyle bir ithama maruz kalmak, yerden göğe kadar haklı olsa da çok ironik. Acı acı güldürüyor insanı hayat. Kelimelerin kifayetsiz kalması gibi klişeleşmiş bir söylemin gerçekten de çok nadir ve uç zamanlarda oluşup “kelimelerim kifayetsiz kalıyor” diye söylendiğinde, ansızın tüm olayı çok abartılı, dikkat çekilmeye çalışılan herhangi önemsiz bir an gibi göstermesi kadar ironik, bu değerlerden yoksun yaşam.

Pencerenin köşesinden dışarıya bakıyor gözlerim. Büyük dut ağacının yaprakları arasından güneşin cılız ilk ışıkları vuruyor. Bu odada tek başımayım. Fakat yeni yeni farkediyorum ki hep tek başımaymışım. Kendi kuralları olan dünyamda bu yaşıma kadar nasıl yaşadığıma ben dahil kimse inanamıyor. Şimdi o dünyanın kapısından dışarı çıkarken gri bir sis perdesiyle kaplı, renksiz ve her daim zihin oyunlarıyla dolu vahşi bir “gerçekliğe” doğru yürüyorum. Buraya göre evrimleşmediğim çok açık. Taşlaşan insansı varlıkların içinde güçsüz bir leke gibi duruyorum. Arkamda eski benliğim beni izliyor. Kılavuz sesimi geride bırakıyorum. Çünkü anlaşılan şimdiye kadar beni bu mutlu olduğum ama sahte olan dünyaya hapseden oymuş. Şizofren bir hastanın ikinci benliğinden kaçışı gibi kapıyı kapıyorum.

Kaybettiğim şeylere karşı değil üzüntüm. Varolabilecek tüm o güzel ve iyi şeyleri bilerek ve isteyerek terk eden güruhun ortasında nefes almaya zorlanmanın verdiği büyük bir boşluk var ruhumun ortasında. Bu boşluk mideme baskı yapıyor, ciğerlerimi sıkıştırıyor. Nefes alamadan, uyuyamadan zamanın akışını izliyorum, zamanın dışında bekleyen biri olarak. Biri piyano çalıyor. “Ne alakası var?” diyorum. Eskiden olsa ezgiye kendimi bırakır hayaller kurardım. Şimdi verdiğim tepki, ruhumdan kopup giden büyük parçanın izdüşümünü veriyor bana. Sen hiç değişme diyen bir kaç kişiye özür borçluyum. Ya da onlar bana özür borçlu. Hiç değişmeden kalıp her zaman, unutulan değerlerin geri kafalı bir savunucusu gibi alay konusu olabilmemi istemişlerdir belki de.

 Kibarlığın 8. büyük günah olmasına hayret etmeme hayret eden insanlarla, saygı üzerine bir sohbete girişmeye çalışıyorum.Masanın bir ucundan keskin bir kahkaha patlıyor. Gülen gözlerin derinliğinde kapkara bir hüzün gizli. Maskeler ne kadar afili olsa da  geçmişin izleri, görmeyi bilen için hala orada.Kalıplaşmış bir inkar duvarının ardından başka sesler duyuluyor. Çok uzaklardan gelen, haykırışlar gibi. Kimsenin duyması istenilmeyen haykırışlar. Zamanın girdabında yok olacaklar. O zaman evrim tamamlanmış ve insansılar özgürleşmiş olacak. Gerçekliğin yitirildiği, sahtenin daha gerçek olduğu muhteşem bir dünya. Vicdan, çoktan bir duvar dibinde, maskeli bir kaç serseri tarafından deşilerek öldürüldü bile.

Gökte bir siren sesi var. Belli şekiller oluşuyor fakat tek bir bulut dahi yok. Arkamda bıraktığım benliğim kapıyı yumrukluyor. Bense sokağın köşesinden çoktan döndüm. Yine de sesler kulağımda yankılanıyor. Kurtuluşu olmayan bir şey bu. Hayal kırıklığına uğrattığım kişilerin bana biçtikleri ceza. Kilometrelerce uzaktan hatta başka dünyalardan gönderdikleri gazabın içindeyim. “Mücadele et” masalları etrafımı sarmış elimi kolumu bağlıyor. Tatsız bir ironi bu kez. Aşağılanmış bir bünyeyim. Mücadele edecek kimse olmamasına rağmen bu masalları fısıldayan gölgeler anlamsız yerleri işaret ediyorlar. Sokak aralarında hiç kimse yok. Biri gelip “Her şeyi zihninde oluşturmalısın. Burada dost da düşman da sensin.” diyor. Koşarak uzaklaşıyor sonra. Rüzgardan savrulup düşen şapkası umurunda bile değil.

Sabahın ilk ışıkları dediğimde kafada canlanan huzur dolu atmosferden çok ama çok uzak bir zaman diliminin içindeyim. Sevdiğim bir filmin ünlü bir cümlesi kulağımda çınlıyor: “I am pretty fucking far from okay!”

Hayat, tam bir hayal kırıklığısın.

http://www.youtube.com/watch?v=JXpMUtbhS4I

 

Yol (Bölüm 1)

Elindeki kitabın son sayfasını çevirdiğinde, birden dışarıdaki sessizliğin tam ortasında ezan okuyan müezzinin, şehrin karanlık, izbe sokaklarından, rutubetli ve küflü duvarlarından yansıyan, yankılı, mistik sesi duyuldu. Kitabın zihninde bıraktığı tadın etkisi sürerken bunun bir tesadüf olmadığını düşündü. Günlerdir, romanın kahramanıyla birlikte gezinip durduğu eski İstanbul sokaklarının, insanlarının, içinde barındırdıkları onca esrarla birlikte nasıl değiştiklerini düşünürken, yalnız kaldığından beri hayatının nasıl değiştiğini de düşünmeye başlamıştı. Yuva olması planlanan bu mekanın, tek kaldığından beri geçirdiği dönüşüm, ne o zaman ne de şimdiki bakış açısıyla asla düşleyemeyeceği  bir hale gelmişti. Her eşyanın üzerinde, kendilerine ait renkler, şekiller, kokular ve sesler hatta hüzünler, korkular, zevkler ve mutluluklarla o zamanların anı parçaları barınıyor, her biri farklı birer ses dalgası gibi değişik frekanslarda evin içinde salınıyorlardı. Tüm bu geçmiş zaman izleri, şimdi ölmekte olan bir canlının yüzündeki ızdırap dolu bir ifade gibi ve yitip gitmekte olan ruhunun çekilip yerine koca bir boşluğun yerleştiği gözlerindeki solgun ve donuk bakışlar gibi  giderek daha da silikleşerek, yavaş yavaş fakat zorla ve acıtarak yok oluyordu. Küçük bir çocuğun, artık büyümesi gerektiği söylenerek elinden alınan, en sevdiği ve hep seveceği oyuncağı gibi, arkasından bakan bir çift ıslak göz bırakarak, yerini hiç bilemeyeceği bir yere doğru uzaklaşıyordu. Halının üzerindeki yanık izleri, perdelere, eşyalara, duvarlara hatta zemine sinen, yalnızlık zamanı kokusu, giderek arka plana itilen, alındıkları günün heyecanını yitirmiş ve amaçlarını unutmuş küçük eşyalar, duyularına devamlı olarak saldırıp, bu huzurdan eser kalmamış eski yuvada geçirdiği tüm vakte eşit bir halde yayılarak, sonu gelmeyen bir harbin devamlı sürmesine neden oluyorlardı. Zamanın akışı tempo düşürmüş, artık hüzünlü bir marşı seslendirir gibi sonu gelmeyecek bir sessizlikle akıp, tükeniyordu.

Oturduğu yerden kalkıp, cebine bir tutam kuruyemiş attığı paltosunu sırtına geçirirken, etrafa saçılan sesler, kendisini dışarıya hazırlayan bir grup görünmez hizmetkar gibi etrafını sardı. Yalnızlığın, dümdüz akıp giden bir sismograf çizgisinin, küçücük bir sarsıntıyı kaydeder gibi hafifçe oynayarak bozulmasına benzer şekilde, kurduğu ağır baskının kıskacını kısa süreliğine de olsa azıcık gevşetmesini ancak bu seslerle birlikte kafasında kurduğu hayali şekiller ve tuhaf gölgelerle sağlayabiliyordu. En yakın dostları bunlardı artık.

Kapıyı çarpıp çıktığında, şimdiki İstanbul’un kitaptaki eski İstanbul’dan ne kadar vahşice değiştiğini iyi biliyordu artık. Her gün gördüğü o insan selinin, koca bir ego çağlayanında oradan oraya koşturup, ulvi amaçlar gibi vitrin edilen fakat içi bomboş, önemsiz, gereksiz ve çoğu iğrenç gayeler peşinde sürüklendiklerini, şehrin yüz ölçümüne oranla  sayıları astronomik kaçan bu koloninin paylaştığı tek şeyin mutsuzlukları olduğunu çok daha iyi biliyordu. Memurlar, ev hanımları, güvenlik görevlileri, kasiyerler, temizlikçiler, satış danışmanları, müteahhitler, torbacılar, pezevenkler ile kaynayan bu beton ormanında, mutsuzluk, doğuştan alınan, herkesin birbiriyle kardeş olduğunun tek kanıtıydı. İsmini koyan belediye çalışanlarının belli ki “bu da öyle olsun” diyerek düşünmeden geçiştirdikleri, kentin yerel dokusunun korunması gibi tumturaklı söylemleri zerrece akıllarına getirmeden taktıkları “Yeni Açılan Yol” adlı sokaktan geçerken, kendisi için de yeni bir yolun açılmış olabileceğini ümit etmek istedi. Bunun için kendini zorladı. Sonrasında ümit etmenin ne demek olduğunu unuttuğunu hatırladı. Bu kelimeyi bile zihninde zor telaffuz etmişti. Yıllar öncesinden artık kullanmadığı, küf kokulu ve karanlık bir zindanı andıran bodruma götürüp terk ettiği bu kısa ama heyecan verici harf dizgesini, uzaktaki bir ağacın arkasından bir yabancı gibi gizlice kendisine bakarken gördü. Hızlıca arkasını dönüp koşarak uzaklaşırken, bir daha asla ona yetişemeyeceğinin farkındaydı.

Kısa adımlarla yürüdüğü, insandan arınmış bu ıssız sokağın tepesinde, gecenin kendisi kadar karanlık bulutlar sessizce toplanmaya başlamıştı şimdi. Sokak lambalarının sadece diplerini aydınlattığı bu loş karanlık, gündüz saatlerinin kaotik kalabalığı ve hengamesinden çok daha huzur vericiydi. Bacalardan tüten duman şehrin üzerine doğru yol alıp bulutlarla birleşiyor, az sonra insanların kendi pisliklerini tepelerine yağdırmak üzere doğa ile işbirliği yapıyordu sanki.  Hafif bir rüzgar paltosunun yakasını,  görünmez bir kukla ustasının iplerini yukarıdan çekiştirir gibi dans ettiriyordu. Düzensiz boylarıyla yan yana sıralanmış olan gri binaların, yıpranmış, çürümüş ahşap doğramalı pencerelerinde, teker teker yanmaya başlayan ışıkların cılız yansımaları, sokağı doldurmaya başlamıştı. Sıkı sıkıya kapalı pencerelere rağmen bazılarından masaya konan tabakların tok sesi, tabaklara bırakılan çatal ve kaşıkların çınlamaları duyuluyordu. Gecenin kör karanlığının kırılmasına yakın, bu şehrin insanları, sıcacık yataklarından kalkıp çapaklı gözleriyle oflaya puflaya olmayan aile saadetinin kötü bir taklidiyle masada buluşuyor, kutsal ayın getirdiği dini vazifelerini yapmak ve “ruhani” tatmine ulaşmak için isteksizce çabalıyordu. Sırt dönülmüş sokaklarda bu çabanın sesi duyuluyor, düzensiz şakırtılar hazırlık yapmakta olan uyuşuk insanları haber veriyordu. Adımlarının seslerine eşlik eden bu sesleri usulca dinledi yürürken. Elleri ceplerinde gözlerini yumarak ilerledi sokakta. Hafifçe aşağı doğru bir eğim alan sokakta yavaş yavaş dökülen yağmur damlalarının pencerelere, direklere, atermit çatılara ve siperliklere çarpıp çıkardığı ses duyuluyordu. Gözlerini açmadan yürümeye devam etti. Cebindeki kuru yemişlerle oynuyordu fakat zihni bu dünyada değil bambaşka bir zaman ve mekanın içinde savruluyormuş gibi kendi varlığını bile kaybederek, tam bir hissizlik içinde adımlarını atıyordu artık. Tabanlarını hissetmiyor, başına düşen damlaların farkına bile varmıyordu. Bu dünyaya ait olarak duyduğu tek şey eğimli sokağın başından sonuna doğru akmaya başlamış olan ince bir yağmur deresinin sesiydi. Bu küçücük su akışının üzerinde seyahat eden hedefsiz bir yaprak parçası gibi hissetti kendini. İvmesini doğadan almış ve bu güce tamamen yılmış, boyun eğmiş olarak aşağı doğru gidiyordu fakat aşağıda ne vardı? Kabullenişin, umursamazlığın içinde hala sorgulamanın olması, derinlerde bir yerde hala benliğinden bir zerre kaldığının, içinin hala eski kendisi gibi koktuğunun göstergesiydi. Algının değişkenliği, kendini tam da burada gösteriyordu. Eskiden iyi biri miydi? Neye göre iyiydi ya da? Şimdi çektiğini düşündüğü bu kemikleşmiş ızdırap, zamanında benliğinin yıllarca yoğurduğu, hazırladığı bir duygu değil miydi? Her şeyi kendi eliyle yapmış, bu zamana ve yere kendi gelmişti. Sokağın sonuna doğru kendi adımlarıyla yürüyordu. Arkadan hafif bir rüzgar sırtını yumrukladı.

ımg_20140119_164006-01.jpeg.jpeg

 

İnsan

Sana o kadar çok anlatacak şeyim var ki. Bir o kadar da yok aslında. Anlatacaklarımın ufacık bir kısmını dahi anlayabileceğini bilsem, içinde dönüp durduğum bu kelimeler girdabının, beni yutan bu neden sonuç çıkarımlarının kıskacından azıcık da olsa kurtulabilmek ve sadece birkaç dakika huzurlu nefes alabilmek için, kalan tüm gücümü buna harcardım. Ama en fazla seni ilgilendiren bu konudaki büyük ilgisizliğin, beni küçük, karanlık ve pis hücreme kilitliyor. Müebbet bir cezayı bu penceresiz dört duvar arasında çekmek zorunda olduğumu biliyorum. Herkesin hesabı kendine. Bu hücrede geberip giden birinin canı, bir başkasının maddi ya da manevi çıkarlarına bağlı değilse, tamamen kıymetsizdir, zerrece önemi yoktur.

Bazı kimseler bu dünyaya doğuştan eksik gelir. Günümüzde artık bu eksiklik büyük bir beceri veya bir erdem gibi görülmekte. Evrimimizde geliştirdiğimiz her şeyin içinin boşaltıldığı, gereksiz hatta kötü olarak etiketlendiği bu “toplumsal” çarkta, geçmişi ile bağı olan insanlar da hor görülür oldu. Geçmişin üzerine sünger çekmek demek, yaşadığın onca güzel şeyin, bir bina gibi yavaş yavaş sabırla inşa ettiğin o kıymetli yapının da molozlarını kaldırmak, her şeyi unutmak veya daha da makbul gören, hep kötü vakitleri hatırlamak, sonu kötü biten bir zaman parçasının tamamını kötü olarak farzetmek, hayal etmek demek. Fakat maalesef insanlar tüm bu koşuşturma arasında neden hedefe ulaşamadıklarını kendilerine sorup, gerçekten tarafsızca cevap vermeye kalkıştıklarında yani neden sonuç ilişkisini kurmaya başladıklarında, görürler ki, kötü bir geçmişi silmek ne kadar “zorsa” iyi bir gelecek kurabilmek bundan kat kat daha zordur. Güzellikleri koruyabilmek ise saygı duyulası bir erdemdir. Unutulmuş olsa bile.

Ağzımdan çıkıp başka bir bilinçte anlam bulacak ve tam da olması gereken hormonal reaksiyonları tetikleyecek, duygusal bağları kuracak, görsel paylaşımı sağlayacak tek bir cümle hatta kelime için günlerimi harcar, sonuna kadar bu kıymetin peşinden giderdim. Fakat hayat herkes için farklı akıyor. Neyi benimsersek benimseyelim ya da neyin peşinden koşarsak koşalım er ya da geç günün birinde ortak paydada, aynı frekansta buluşacağız. Aramıza kilometreler ve yıllar geçmiş olsa da aynı anda aynı şeyi düşünüp, aynı şeye hayıflanacağız. Geçmişimizle bağlantı kurduğumuz zaman insan olduğumuzu tekrar hatırlayacağız.

Mesaj (Bölüm 1)

       Tek pencereden gelen loş ışık odanın küçük bir kısmını aydınlatmaya yetiyordu. Geri kalan kısımlar neredeyse karanlığa bürünmüştü. Günün öğle saatleri olmasına rağmen dışarıdaki boğuk havanın kasveti, odanın içine doluyor ve loş ortamı daha da boğucu hale getiriyordu. Pencerenin kenarında bulunan küçük sehpanın üzerindeki laptoptan kısık bir sesle derinden bir müzik çalmaktaydı. Ağır tempoda akan müziğin notaları, insanın içine akıp geçmişten gelen hatıraların veya hiç gerçekleşmeyecek hüzünlü hayallerin dünyasına bırakıyordu dinleyeni. Eski birkaç eşyadan yükselen toz zerreleri havada salınıp ışığın önünden geçerken milyonlarca farklı şekle giriyorlardı. Kasvetli bir kaosun hüküm sürdüğü bu odanın kendine özel bir düzeni vardı. Karmaşanın kendine has estetiği hakimdi odaya. Kirli kıyafetlerin ortalığı örttüğü alt üst olmuş bu yerde komodinin üzerinde zamanla erimiş olan iki mum ve  hızlıca karalanmış bir yığın kağıt duruyordu. Kimisi yere düşmüş ve üzerine basıla basıla, odanın tüm kirini üzerine toplamış gibi kararmıştı. Kağıtların yanında ise eski usul çevirmeli bir telefon vardı.

       Etrafını saran, atılmış kıyafetlerin içinde gömülü bir halde umarsızca yatağa uzanmış sigarasını tüttürmekteydi acele etmeden. Yapacak ne bir işi ne de yapmak istediği bir işi vardı. Öylece uzanmış sadece sigarasını içmekteydi. Kocaman bir boşluğun ortasında hissediyordu kendini. Anlamsızca var olan ve bunu asıl anlamı haline getirmiş bu boşluğun tam merkezindeydi. En önemli kişisi ve tek hükümdarıydı bu boşluğun. Dünya döner ve zaman sessizce akarken kendisinin kimseye ve hiçbir şeye karşı bir sorumluluğu yoktu. Yaşadığı maddi yokluğun zerrece önemi yoktu. Tek tabi olduğu olgu zamandı. Öleceği vakte kadar öylece aç ve sıfatsızca bekleyip, vakti dolduğundaysa hiçbir şey demeden kalkıp gidecekti. Gerisi onun için koca bir hiçti.

       Gözlerini sigaranın ağır ağır yükselen koyu dumanına dikmişti. Aynı ağırlıkta hareket eden toz zerreleri dumana karışıyor birlikte yukarı doğru yükseliyorlardı. Üzerlerinde sanki küçük bir çocuğun karaladığı gibi karmakarışık cümlelerin ve çizimlerin olduğu kağıtlardan biri yavaşça sıyrılıp salına salına yere düştü. Yırtılıp tüm zerrelerine ayrılarak toza karışacağı ana dek yerde kalacaktı artık. Kaderi çizilmişti. Yere yansıyan ışığın bir kısmı bu kağıdın üzerindeki saçma çizimlerden birini kısmen aydınlattı. Oka benzer bir şey görünüyordu. İşaret ettiği pencereye yani dışarıya doğru çevirdi bakışını. Koca bir bulut her şeyin temposuna uygun bir halde ağır ağır ilerlemekteydi. Üç araç kırmızı ışıkta bekliyor, iki kişi de kaldırımda yan yana yürüyordu. Bir çift güvercin karşı binanın çatısında etrafı izliyorlardı. Bir tanesi yandan bakan bakışıyla kendisine baktı. Bir an için kesişen bu iki bakış hemencecik ayrıldı ve güvercinler hışımla kanat çırparak uzaklaştılar. Odada duyulan kanat sesleri giderek yok oldu. Tekrar karanlığa gömülen bir obje gibi oda, yine sessizliğin içine gömüldü. Öyle derin bir sessizlikti ki bu neredeyse toz zerrelerinin sesi duyulabilirdi. Uzun bir nefes alıştan sonra yavaşça bıraktı. Havada bir dalgalanma oldu. Tozlar hızlanıp oradan oraya kaçıştılar.

       Sessizliği yaran bir bıçak gibi birden telefonun tırmalayan zili duyuldu odanın içinde. Öyle şiddetli çalıyordu ki kendiyle birlikte komodinin üzerindeki her şey sallanıyordu. Suratında hiçbir ifade değişmeden sigarasının son nefesini çekti yavaşça. Sırtını verdiği duvarda söndürdükten sonra yere doğru fırlattı izmariti. Odanın içerisindeki yüzlerce izmaritin arasına bir tane daha ekledi. Telefon dördüncü kez ısrarla sarsıldı. Sesi havayı yardı ve odanın tüm köşelerinde çınladı. Elini tüm ağırlığıyla ahizeye indirdi. Telefonun beşinci ısrarında yavaşça ahizeyi kaldırdı ve kulağına götürdü. Fakat ağzından tek kelime çıkmadı. Kısa bir sessizlikten sonra karşı taraftan duru bir kadın sesi duyuldu.

“Kalk”

Cevap vermedi. Gözlerindeki karanlık ve suratındaki ifadesizlik yerinden oynamadı bile. Telefondaki ses tekrar duyuldu.

“Çabuk kalk”

Derince soludu. Hafifçe yerinde doğruldu ve diğer eliyle bir gözünü ovuşturdu. Boğuk ve ta ciğerlerinden gelen hırıltılı bir sesle konuştu. Sanki yıllardır ağzından tek kelime çıkmamış gibiydi:

“Kimsin?”

Ses duraksamadan konuştu:

“Hemen iskeleye gel. Kafenin yanındaki dar aradan içeri gir. Karşına çıkacak olan tahta kapıyı çal.”

Söylediklerini dinlememişti. Onun için sadece karşıda bir takım kelimeleri hızlıca yan yana dizip konuşan bir uğultu vardı. Biraz daha gür bir şekilde tekrar sordu;

“Kimsin?”

Karşıdaki ses tonlamasını bile değiştirmeden aynı şeyleri söyledi;

“Hemen iskeleye gel. Kafenin yanındaki dar aradan içeri gir. Karşına çıkacak olan tahta kapıyı çal. Çabuk.”

       Karşıdan beklediği cevabı alamayınca hafifçe kaşlarını çattı ve ahizeyi kaldırışındaki aynı umarsızlıkla tekrar indirdi ve telefonu kapattı. Yanındaki sigara paketinden yeni bir sigara çıkardı ve dağınık yatağın üzerinde nereye girdiği belli olmayan çakmağını el yordamıyla bulmaya çalıştı fakat çakmak ortalarda yoktu. Kalın örtünün altını yoklamaya çalıştı fakat karman çorman yatağın üzerinde çakmağı bulmak samanlıkta iğne aramak gibiydi. Hafifçe doğruldu. Örtüyü kaldırıp yere fırlattı. Yığılı kıyafetleri tek tek kaldırıp silkelemeye koyuldu. Birden telefonun o keskin sesi tekrar tüm odayı kapladı. Defalarca çaldıktan sonra çakmağı da bulamamanın kızgınlığıyla telefonu kaldırdı.

“Ne var be?”

“Çabuk dediğim yere gel. Acele et çünkü vakit daralıyor.”

“Kimsin dedim sana?”

“Çabuk ol.”

       Karşıdan gelen ses kesildi ve telefon kapandı. Elinde ahize ile odanın ortasında kala kaldı. Çakmağı hala bulamamıştı ve ısrarla arayan bu numaranın söyledikleri umurunda bile olmamasına rağmen kendisini tüm bu sorumsuzca halinden alıkoyduğu için canını sıkmıştı. Elindeki ahizeyi telefona doğru fırlattı ve cihazı tuttuğu gibi kablosundan kopartarak odanın diğer ucuna attı. Yığılı kıyafetlerin arasına boğuk bir şangırdamayla düşen aletin sesi son kez odayı doldurdu. Acele etmeden fakat hışımla yatağın üzerindeki her şeyi yere doğru fırlattı. Aralarındaki çakmağı bulmak için hepsini kucaklaya kucaklaya havada savurdu. Bir kaç defadan sonra çakmak yatağın altına doğru fırladı. Bıkkın bir oflama ile eğilip yatağın altına baktı. Çakmak görünürde yoktu. Kalın bir toz tabakasından başka bir şey görünmemekteydi. Kolunu uzatıp eliyle yatağın altını taradı. Ulaşabildiği tüm yerleri yokladı fakat eline gelen tek şey öbek öbek tozdu. Giderek daha da sinirlendi. Doğruldu ve yatağı tutup kendine doğru çekti. Üzerine çıkıp arka tarafına baktı. Fakat çakmak görünürde yoktu. Tekrar eğilip altına baktı. Gözlerini kısarak karanlıkta çakmağı görmeyi ümit etmekteydi. İyice konsantre olmuş bu kez bakışlarıyla yatağın altını tararken arkasından, az duyulan falan hemen tanıdığı bir ses geldi. Bir kaç kat kıyafetin altından duyulan o tiz ses az önce komodinin üzerindeyken bu kadar kulağını tırmalamamıştı sanki. Yavaşça doğrulup arkasına doğru baktı. Kablosundan koparıp yere fırlattığı o telefon, kat ve kat kıyafet yığınının altında yine çalmaktaydı. Bir süre anlamsız bir halde bakakaldı. Bu nasıl olabilirdi? Yaptığı şeyin sonucu değiştirmediğini söyleyen bu ısrarlı ses, tüm imkansızlığına rağmen odanın içinde dolanmaktaydı. Hiç bir yere bağlı olmayan bu aletin sesi, onu tüm sorumsuzluğundan koparıp bu telefonu açması gerektiği düşüncesine itiyordu. Duyacağı şeyi bilmesine rağmen yavaşça sesin geldiği yere doğru yürüdü. Hala kafasında nasıl sorusu dolanmaktaydı. Gömülü olduğu yerden cihazı bulup çıkarttı. Ses yükselip odanın duvarlarında çınladı. Elinde tuttuğu bu alet, loş ışıkla birlikte odanın içindeki en kıymetli eşyaymış gibi parıldadı. Kısa fakat kendisine çok uzun gelen bir duraksamadan sonra ahizeyi kaldırıp kulağına götürdü. Ağzından tek kelime çıkmadı. Karşı taraftan yine aynı duru kadın sesi duyuldu;

“Daha çıkmadın mı oradan?”

Titreyen bir sesle;

“Kimsin sen?”

Karşıdaki kişi telefonu kapattı. Ahizeden başka hiçbir ses gelmemekteydi. Hat yoktu.

       Elindeki cihazı fırlatıp hızlıca etrafına baktı. Kapıya yakın bir yerde ayakkabılarını buldu ve ayaklarına geçirip montunu almadan dışarı fırladı. Yola çıktığında farklı üç aracın kırmızı ışıkta durduğunu ve farklı bir çiftin kaldırımdan aynı şekilde yürüdüğünü gördü. Koşmaya başladı. Bir yerlerden iki güvercin havalandı ve hızlıca önünden geçti. Kanat sesleri yavaşça azaldı ve kayboldu. Daha hızlı koşmaya başladı. Uzun zamandır hareketsiz kalmış olan bacaklarına kan pompalandıkça karıncalandıklarını hissetti. Vücudunun içinde dolaşan sıcaklık ağır ağır kasıklarından ayaklarına doğru inmekteydi. Daha da hızlandı.

       İskeleye vardığında yavaşladı ve kafenin yanındaki aralığa doğru baktı. Daracık aralık karanlığa doğru gitmekteydi. Binaların arka tarafına doğru giden bu karanlık, şehrin göbeğindeki önemsiz bir boşluktu. Kimsenin dikkat etmediği hatta görmediği bu küçücük yol öyle derin bir hiçliğe doğru gömülmekteydi ki sarsıcı bir ürperti tüm içini sardı. Yavaş adımlarla bu aralığa doğru yaklaştı. Karanlık kör ediciydi. Yanında etrafı aydınlatabileceği hiçbir şey yoktu. Sağına soluna bakındı. Tek tük birkaç insan düzensizce oradan oraya yürümekteydi.  Telefondaki ses zihninde çınladı. “Acele et.”

       Ellerini öne doğru uzatıp duvarları elleyerek yavaşça içeriye doğru yürüdü. Zifiri karanlığın içinde pürüzlü duvarların üzerinde ellerini sürüyerek ilerledi. Elinin altında ufalanıp yere dökülen toz parçaları ve kırıntıların sesi, hiçliğin içinde soğurulup yok oldu. Bastığı zeminde, ayaklarının altında sert bir şeyler çıtırdayarak parçalara ayrılmaktaydı. Her adımında parçalanan bu şeyler, sağa sola yuvarlanıp, kayıp dengesini kaybetmesine neden olmaktaydı. Sırtını duvara verip biraz duraksadı. Geriye doğru baktığında geldiği yolun yürüdüğünden çok daha fazla olduğunu gördü. Girişten sızan ışık çok uzaklardaydı. Henüz birkaç metre yürüdüğünü düşünmesine rağmen geldiği mesafeyi görünce hayrete düştü. Karanlığın tam ortasında ansızın derin bir pişmanlık doldurdu içini. Tüm o sorumsuz yaşamını bölüp, neden böyle bir dehlizin içine kendini attığını soruyordu zihni. Fakat etrafını saran korku yüzünden geri dönemeyeceğini düşündü. Telefonda duyduğu ve boşluktan gelen sesin söylediklerini düşündü. Sorumsuz hayatının tek sorumluluğunu yerine getirmek zorundaydı. Başladığı yolu bitirmek mecburiyetindeydi. Geri dönmeyi göze alamıyordu.

       Tekrar elini duvara sürüye sürüye yavaşça hareket etti. Ayağının altında çatırdayıp kırılan, yuvarlanan şeylerin ne olduğunu daha çok merak ediyordu şimdi. Kafasını yere doğru yaklaştırıp ne olduklarını anlamaya çalıştı. Gözleri ne kadar karanlığa alışırsa alışsın sanki kapkara bir örtü ile gizlenmiş gibi hiçbir şey göremedi. Eliyle yokladı fakat düz zeminden başka bir şey yoktu. Ayaklarının altında ise kaba saba ve biçimsiz parçalar yuvarlanmaya devam etti. Bu yolun gizi, sonunda çıkacağı yerin umuduyla birlikte merakını ve korkusunu arttırdı. Zor ilerlemesine rağmen adımlarını biraz daha hızlandırmaya çalıştı. Kısa sürede aldığı uzun mesafenin tersine sonu hiç gelmeyecekmiş gibi görünen yola doğru baktı. Az ileride dikkat etmediği sarı cılız bir ışığın yanıp söndüğünü gördü. Biraz daha ilerledikten sonra ışığın yanına ulaştı. Sanki bu bina buraya dikilirken, dökülen betonun içine gömülmüş gibi duran bu ampulün neden burada olduğuyla ilgili en ufak bir fikir aklına gelmedi. Cılız ışığı ile sadece kendi çevresini aydınlatmaktaydı ve nereden güç aldığı belirsizdi. Kafasını çevirip sağ tarafa baktığında yolun sonuna geldiğini anladı. Küçük bir genişliğe çıkmıştı ve bu genişliğin tepesinde iki binanın duvarları arasında gerilmiş olan bir telin üzerinde kırmızı ışık veren bir lamba vardı. Ardına baktığında artık geldiği yerin ışığı o kadar uzaktaydı ki küçücük bir nokta gibi görülmekteydi. Tekrar karşıya baktı ve kırmızı ışığın aydınlattığı o tahta kapıyı gördü. Gerçekten de öyle bir kapı vardı ve işte tam karşısındaydı. İyice yaklaştı ve kafasını yavaşça yaklaştırıp kulağını kapıya doğru dayadı. İçeriden herhangi bir ses duyamadı önce. Sonra giderek yükselen bir inleme sesi duydu. İçeride biri inleyerek yardım istiyordu. Yaralı gibiydi. Kendisini arayan kadın değildi bu. Bir erkek sesiydi. İçindeki korku, duyduğu sesle birlikte daha da artmıştı. Bu sonsuzmuş gibi gelen yolun sonunda kendisini büyük bir bela bekliyor gibiydi. Ne yapacağını şaşırmıştı. Niye gelmişti ki buraya? Neden soyutlanmış sorumsuz dünyasından dışarı çıkmıştı ki? Şimdi kendine kızıyor ve buraya gelmenin başından beri bir hata olduğunu düşünüyordu. Hiç tanımadığı birinin çağrısıyla kalkıp bu karanlık dehlizin içine girmişti. Gerçeklik hissi olmayan, sanki bir rüyanın sahnesiymiş gibi etrafını saran bu yere gelmenin amacı neydi? Kadının tarif ettiği kapı karşısında duruyordu. Bağlantısı olmayan bir telefon hattının karşısından kendisine söylenen birkaç cümle yüzünden, kendini bu dipsiz kuyunun içine atmıştı. Evet ortada bir gariplik vardı fakat şimdi daha çok bir tehlike seziyordu. Kapıyı açmamalıydı. Geriye doğru döndü ve geldiği yoldan aynı şekilde dönmek için yürümeye başladı. Kafasında hala kendine olan kızgınlığıyla kol kola gezen bir sürü soru vardı. Bir süre yürüyüp kafasını kaldırdığında yolun tamamen karanlık olduğunu gördü. Hiç ışık yoktu. Yolun sonu kapanmış gibi sadece boşluk vardı. Hayatında gördüğü en kara görüntüydü bu. Geri dönüş yoktu.

Tekrar kapının önüne geldi. Yukarıdan gelen kan kırmızı ışık, kapıyı, duvarları, tüm etrafı yıkıyordu. Yavaşça yaklaşıp kulağını tekrar kapıya dayadı. İnleme sesi hala geliyordu. İçerideki kişinin çok acı çektiği belliydi. Sanki artık takati kalmamış gibi sesi zayıflamıştı. Ağzından dökülen cümlelere hafif bir hırıltı eşlik ediyordu. Fakat ne dediği anlaşılmıyordu. Kulağını kapıdan çekti. Bakışlarını yere çevirdi. Bir süre düşündü. Geriye dönemiyordu. Buraya kısılıp kalmıştı. Bu tuzaktan bir an önce kurtulmak istiyordu. Daha fazla vakit kaybedemezdi. Odasındaki tüm nesneler, hayatının tüm kıymetsiz anları, icra ettiği saf sorumsuzluk kendisini bekliyordu. Gider gitmez tekrar karmakarışık yatağına uzanıp bir sigara yakacak ve buraya gelmenin pişmanlığını kanırtana kadar yaşayıp duracaktı. Bu işi hemen sonlandırmalıydı.

Elini kapının topuzuna uzatıp sertçe çevirdi. İçeri doğru açılan kapıyı itti ve bir adım attı. Ayağı, ahşap parke zemine değer değmez bir gıcırdama duyuldu. Hemen girişten sola doğru bir koridor uzanıyordu. Duvarlarda absürd birkaç küçük resim asılıydı. Kesif bir rutubet kokusu her yeri sarmıştı. Tek bir sarı ampulden yayılan yetersiz ışık, uzun koridorun sonuna doğru karanlık tarafından yutuluyordu. Huzursuz bir atmosfer hakimdi içeriye. Havada asılı kalmış tatsız olayların yankıları insanın içine kadar sirayet edip, kaygıya neden oluyordu. İçeride büyük bir sıkıntı kol geziyordu…

Uçsuz ve Bucaksız

       Kum tanelerinin birbirleri üzerinden yuvarlanırken çıkardıkları sesleri duyabilir mi insan? On üzeri bilmem kaç sıfır kadar kum tanesinden oluşan bu sonu görülmeyen denizinin ortasındaki her adımında o küçük heyelanların sesini duyabiliyordu. Sanki koca koca kayaların birbirleri üzerinden geçerken, birbirlerine sürterken ve parçalanırken çıkardıkları sert ve gür ses kadar net duyabiliyordu onları. Her bir zerrenin kendi şekli ve karakteri varmış gibi hissediyordu içinde. Hepsiyle ayrı ayrı tanışıp vakit geçirmiş, sonsuzluğun kıyısındaki bir gece kampının ateşinde oturup sohbet etmişti.

       Evinden çıkıp bu kahverengi denizin ortasına geldiğinde, aklındaki düşünce, diğer hepsinin aksine çok netti. Bu uzun yolculuğu yapıp, daha önce bulunduğu, kendisine farklı bir gezegendeymişçesine yabancı gelen tüm o yerlerde bulamadığı ruhunu bulmak istiyordu. Hiçbir yerde bulamadığı ruhunun bu çölde gömülü olduğunu hissetmiş, milyarlarca zerrenin altında çaresizce nefes almaya çalıştığını duyumsamıştı içinde. Çok uzaklardan gelen bir yardım çağrısı gibi çağırmıştı onu bu kavurucu yer. Kendini hiç vakit kaybetmeden bu çölün içine atmış ve aramaya koyulmuştu. Derin bir sessizliğin içinde yürürken, duyulamayacak sesleri bile duyuyor, giderek ruhunun çırpındığı yere doğru yaklaştığını hissediyordu. Bir an duraksayıp eline aldığı kum tanelerini bir kum saatinden akıyormuşçasına yavaşça akıttı. Her bir zerrenin nasıl parıldadığını izledi acele etmeden. Tek tek hepsinin, büyük okyanusa katılışlarına, büyük gümbürtüler ile birbirlerinin üzerlerine yuvarlanışlarına baktı. Varoluşlarının nedensizliği üzerine düşündü. Sonra da anlayamadığı bir nedenin varlığını hissetti ve hemen kabullendi bunu. Ömrünün en büyük özlemini oluşturmak ve yolculuğun sonunda da en büyük mutluluğu ona vermek için bir örtü gibi örtmüşlerdi ruhunu .

       Yola devam etmeliydi. Ruhunun haykırışları, kulağında hiç tükenmeyen bir uğultu gibi devamlı onu uyarıyordu. Zamana karşı yarışmasa da bir amaç uğruna verdiği mücadele onu devam etmeye zorluyor ve belki de tamamlayamayacağı bu yolculuğun, bitiremeyeceği bu arayışın üzerine büyük bir önem yüklüyordu. Sıcaktan kavrulmuş olan ayaklarını tekrar hareket ettirdi. Yorgun adımlarıyla suyun üzerinde yürür gibi yavaşça ilerlemeye başladı tekrar. Arkasında bıraktığı uzun çizgiye bir kaç nokta daha koydu. Duyduğu feryatlar, hem uzaklardan hem de çok yakından geliyor gibiydi. Nereye gideceğini tam olarak bildiği gibi, sanki çok iyi bildiği bu yerde kaybolmuştu. Tanımlayamadığı ve sözcüklere dökemediği bir şeyin tüm detaylarını içten içe bilmek gibiydi hissettiği. Bunların bir ismi yoktu. Şekillenebilecekleri kelimeler de henüz bulunmamıştı. Sadece yürümesi gerektiğini düşündü. Durmadan adım atıp sesleri dinlemeliydi. Ansızın bastığı yerin tam altında duyacaktı aradığını. Her şey birden bire olacak ve zamandan kopuk var olan bu anın farkına o noktada varacaktı. Geçmişiyle kopardığı bağın ucunu geleceğiyle birlikte, toprağın altında bulacaktı. Bu cılız yanan inanç ateşine karşı içinde mutlak bir güven vardı. Hissettiği güçlü duygu bu iki şeyin tezatlığından geliyordu. Maddenin birbiri ile ayrışmasından doğan büyük bir enerji vardı ortada. Etrafa salındığı kadar bir ya da birden çok merkezde birikiyor ve anlamlandırılamayacak bir nedensizlikle hem her yerde hem de hiçbir yerde var oluyordu.

       Kendini iki kum zerresinin arasındaki küçücük boşluğa sıkışmış gibi hissetti. Ucu, sonu yokmuş gibi görünen bu yerde mekansızlığın ve bucaksızlığın her boyutunun zihninden aktığını ve bedeninin içinden geçerek geride bıraktığı katı tortunun hücre çeperlerinde biriktiğini hissetti. Yürüdükçe, defalarca önünden geçtiği birbirinin aynısı olan küçük tepeciklerin önünden geçiyor sonra tekrar bunların karşısına çıkıyordu. Zamanın akışında bulunmayan bir gün arayışı bitecekti. Fakat bu arayışın bitişi sonsuz bir döngünün birbiri üstüne tur bindirmesi gibi sayısız bir katmana ulaşmışçasına kaybolup gitmişti. Bir yerlerde bulduğu ve bulacağı ruhunu tekrar ve tekrar arıyor ve arayacaktı. Kısılıp kaldığı kum zerrelerinin arasında, göremediği bir evreni arıyordu. Oradaydı ve ulaşılabilirdi. Fakat buradan kurtulup bir başka iki kum tanesinin arasına sıkışıp sonra da bir başka iki kum tanesinin arasına sıkışarak, sonsuz sayıdaki bu labirentten çıkmak gerekiyordu. Henüz bitmeden başlayan başka yolculuklarla, giderek artan bu yük ta ki kendi kendinin içine çökene kadar madde ve zamandan bağımsız devam edip gidecekti.

https://www.youtube.com/watch?v=nJkbxjQ1AHY

Karanlık Odadaki Gölge

       Anladım ki bazı şeyler tamamen zamandan bağımsız varlığını sürdürüyor. Şu anda tam ortasında dikili durduğum bu boş odada, bağımlılığın fiziksel bir tasviriyim. Ne kadar zaman geçse de, ne kadar anı üzerine anı binse de bazı şeyler hep yerli yerinde kalıveriyor. Gidip rica ediyorsun önce, kibarca git diyorsun. Sonra sinirlenip kovuyorsun. Arada sana her zaman gülümsemiş güzel duyguları da tutup yaka paça atıyorsun. Bir süre sonra ise aynı his, aynı düş hatta, olduğu gibi yine göğsünün tam ortasında, içindeki o bomboş odada beliriveriyor. Biliyorsun ki ne kadar kovarsan kov, üzerine ne örtersen ört o, hep o boş odada öylece duracak. Hep sana bakıyor olacak ama sen yüzünü çevireceksin. Odanın kapısını kilitleyip unutmak için çabalayacaksın. Ama o oda hep orada duracak, anahtarı da her zaman cebinde olacak. Bir gün yine yolun düşecek ve uğrayacaksın oraya. İçeri girdiğinde o duyguyu yine ayakta dikili sana bakarken bulacaksın. Zaman asla onu eskitemeyecek, o odadan çıkaramayacak. Bazen ondan kilometrelerce uzakta olsan da ansızın hatırlayacaksın. Özlemle vazgeçmişlik arasında garip bir ateş her tarafını saracak. Bu denli uzaktayken bile o boş odada ayakta dikilip sana bakıyor olduğunu bileceksin o duygunun. An gelecek pes edip kendini ona bırakacaksın. Tüm o yolu gerisin geriye tepip merdivenleri hızla tırmanacaksın. Koridorun sonundaki o tek kapıya geldiğinde bir an bile durmayacaksın. Kendini bıraktığın içinde yanan o ateş daha da güçlenecek. Ellerin titrerken olabildiğin kadar hızlı anahtarı sokup çevireceksin. Kapıyı ardına kadar açtığında göz göze geleceksin yine o hisle. Tüm çıplaklığıyla, aranızda hiçbir engel olmadan, doğrudan içine bakacaksın onun. Aradığın şeyin o olduğunu ve bulduğunu hissedeceksin ama aynı anda da onu yine kovmak isteyecek, suratına tükürüp diri diri toprağa gömmek isteyeceksin. Kırık kalbini daha da kırdığını hissettikçe sadist bir haz alacaksın bundan. Sonra aniden arkanı dönüp kapıyı kilitleyeceksin yine. Alt kata inip kıyafetlerini değiştirip dışarı çıkacaksın. Hayatın akışı senin için devam edecek fakat sen bir yandan bu şekilde bir ikili yaşam sürmenin o garip hazzıyla hafifçe gülümseyeceksin.

       Halbuki o odada duran hissin, artık yitip gitmiş bir duygunun gölgesi olduğunu biliyorsun. O gölgeye ışık vurmasın diye odanın tüm pencerelerini sıkı sıkıya kapatan sensin. Her defasında kendini bakmaktan alıkoyamayan, aynı zamanda odayı ateşe vermek için yerinde durmayan bir hınçla hayatını yaşamak zorunda bırakan yine kendinsin. Dediğim gibi bazı şeyler zamandan bağımsız varlığını sürdürüyor. Bu yaman çelişki de o odadaki gölge de sonsuzluğa kadar bir bedenden diğerine, bir ruhtan ötekine geçip insanları bir ateş gibi yakmaya devam edecek.